Neyi kaybettiğimizi çoğu zaman ancak geri dönüşü olmayan bir noktada fark ederiz. Oysa kayıp dediğimiz şey, bir anda oluşmaz; göz göre göre, sessizce birikir.
Bu çocuklar “dosya numarası” değildir. Bir sistemin içinde istatistiklere sıkıştırılmış veriler hiç değildir. Onlar; devletin şefkat eliyle korumaya aldığı, toplumun vicdanına emanet ettiği, geleceğin kendisidir. Ama biz çoğu zaman bu gerçeği unuturuz. Kolaylaştırmak için sayıya indirger, uzaklaştırmak için soğuk terimlere sığınırız. Sonra da “neden böyle oldu?” diye sorarız.
Asıl sorun tam da burada başlar: Görmezden gelmek, ihmalin en kurumsal halidir. Bir çocuğun sessizliği büyür, büyür ve yıllar sonra bir toplumun gürültüsü olarak geri döner. O sessizlik; bazen öfke olur, bazen kopuş olur, bazen de içe kapanmış bir hayatın görünmeyen yükü.
Bugün yeterince ilgi görmeyen her çocuk, yarının çözülmesi zor sosyal sorunlarının habercisidir. Çünkü çocuklukta eksik bırakılan hiçbir şey yetişkinlikte kendiliğinden tamamlanmaz. Sevgi eksikse güven eksilir, güven eksilirse aidiyet çözülür, aidiyet çözülürse birey toplumdan kopar.
Ve sonra hep aynı cümle dolaşır: “Nasıl oldu da bu hale geldi?”
Oysa cevap bellidir. Görmek istemediğimiz her detay, bir gün karşımıza bütün çıplaklığıyla çıkar.
Bu yüzden mesele sadece korumak değil; anlamaktır. Sadece barındırmak değil; değer vermektir. Sadece görev yapmak değil; insanı insan olarak görmektir.
Çünkü bazı ihmaller bağırmaz. Ama zamanı geldiğinde, en yüksek ses olur.

